27 Aralık 2014 Cumartesi

Herkes beni sevsin!


Bugün yazacaklarım sanırım biraz özeleştiri, kendimle konuşma tadında olacak. 

Kendi değerini bilmek ve ego arasındaki o ince çizgi. Hepimizin farkında olmadığımız, farkına vardığımızda ya inkar ettiğimiz ya da nasıl başa çıkacağımızı bilemediğimiz oldukça büyük (aslında burada "t..şş.klı" yazmak istedim) egolarımız var.  Ailenin en sevilen çocuğu, okulda en çalışkan öğrenci, işyerinde en başarılı elaman, arkadaşlar arasında en popüler, en çok  özlenen aranan kişi, aşık olunacak kadın, sevilesi adam... Bunlar olmak istiyoruz. Masa başında sıradan hayatını yaşayan, etliye sütlüye karışmayan çevremizdeki insanların büyük çoğunluğunu da böyle düşünüyor bence. Vazgeçilmez olmak istiyoruz. Sadece bunu sesli bir şekilde dile getirmiyoruz. O yüzden ilişkilerimiz bittiğinde giden taraf olursak 'şartlar öyle gerektirdi', terkedilen olunca da 'o..sp çocuğu' oluyor giden. Başarısız olduğumuz her konuda hayatı suçlamak işimize geliyor. Ah ne boktan hayat! Ne kadar da kötü insanlar var!

Yıllar önce bir arkadaşım "fazla tevazu aptallıktır" demişti. Haklıydı her şeyin fazlası aptallıktır. Tevazu her konuda alttan alan taraf olmak, güzel bir şey söylendiğinde 'aaa ben mi ben hayatta o kadar iyi değilim' demek olmamalı. Sanırım bende bu ikisi de mevcut. Zaman zaman dünyanın benim  etrafımda döndüğüne inanıyorum, zaman zaman bir hiç olduğuma. İkisi de değilim aslında. Bu hisler sıradan bir insana dönüşüp, günün yoğunluğunda kaybolduğum zamanlarda yok oluyor. Dengede buluyorum kendimi, bir hayli hissiz. Ama her insan böyle değil mi zaten, bazen inanılmaz yitik, zaman zaman en değerli hissediyor kendini. Bu yine çevremizde olan bitenle alakalı sanırım. İnsanların bize nasıl hissettirdiğiyle...

Çok konuşan biri değilim ama çok düşünen biriyim kesinlikle. (Bazen uyurken bile düşünüyormuşum gibi :)) Kendimden de bahsetmem genelde ama burada işler değişiyor, düşünceler sözcüklere dönüşüyor, çözülüyorum. 

Neyse bu kadar sevilmek istiyoruz da napıyoruz peki? Gerçekten sevebiliyor muyuz? Alan taraf olmayı o kadar istiyoruz ki, peki verdiklerimiz? Bu adam ya da kadın beni sever mi diye düşünmeden sevdiğiniz oldu mu? Sanmıyorum. O kadar korkuyoruz ki yanılmaktan, incinmekten, dağılmaktan. Hesap yapmadan sevemiyoruz. Ne kadar ekmek o kadar köfte. Ya bırakıp giderse, ya beni sevmezse? Şimdi geçmişime bakıp kendimi tartıyorum bu konuda. Bir kere indirdim zırhımı ve gerçekten sevdim. Ha çok acı çektim o kısmı atlamak olmaz :) Şimdi hiç bir şey hissetmesemde o adama (yanlış adamı sevmiş olsamda(!)), o zaman yaşadığm şey bana gerçekten hayatta olduğumu hissettirdi. Her şeyi yapabilme cesareti, meydan okuma, koşulsuz sevgi. Zaten zamanla anılarımın kişiye bağlılığı kalmadı sadece hissettiğim şeyin büyüklüğünü, kalbimi, ruhumu tamamen doldurup beni kendimde bilmediğim yerlere götürüşünü unutmak istemiyorum. Bu hem korkutucu, hem de hala hayattayım dedirten bir şey. O adam yanlış adam olmasaydı neler olurdu merak ediyorum J

Cumartesi akşamı evde çayımla, kurabiyelerim ve sigaramla müzik dinlerken kendimle konuşmak iyi geldi. ‘Hala savaş boyalarını sürüp kendini dışarı atabilirsin, biraz içip, dansedip unutalım mı son yenilgimizi?’ diyor bir yanım. Geçiştiriyorum. Bugünlerde sarıldığım tek şey aklı başında deliliğim J


İyi geceler ve sevgiler… herkese gerçekten sevgiler diliyorum…

1 yorum: